Kitapların dünyası

Bir parça ekmek çaldığı için 19 yıl hapis cezasına çarptırılan bir insanın hikayesini anlatan Sefilller romanını bilmem kaç kez okudum.

Her seferinde yeni başlıyormuşcasına heyacanlanırım. Victor Hugo’nun yazmak için 17 yıl uğraştığı bir romanı bir kez okuyup kenara atmak yazara ihanet etmek olur diye düşünürüm.

Yazar kitabın sonlarında “Şu anda okuyucunun eli altında bulunan kitap, eksikleri, üstün veya zayıf tarafları ne olursa olsun, bir baştan bir başa bütünü de, teferruatlarında kötülükten iyiliğe, adaletsizlikten adalete, sahtelikten hakikate, geceden gündüze, ihtirastan vicdana, çürümüşlükten hayata, canavarlıktan vazifeye, cehennemden cennete, hiçlikten Allah’a doğru bir yürüyüştür. Çıkış noktası madde, vardığı nokta ruhtur. Başlangıçta canavar, neticede melektir.” Sözleriyle kitabı en güzel şekliyle anlatmayı başarmıştır.

Sefiller gibi pek çok klasik roman okuyup hiçbir şey anlamadan rafa koyduğum kitap da çok olmuştur. Kitap benim ruhumu bir kere ele geçirmişse ona teslim olmaktan başka şansım yoktur. Fakat okurken ruhumu sarmayan kitapları sarıp, hediye etmek isterim başkalarına benim gibi okuyup okuyup anlamasınlar diye.

Bir insanın hırsız olarak başladığı hayatı bir koruyucu bir ahlak timsali olarak nasıl bitirdiğine ise kitabı okuyunca cevap bulabilirsiniz.

“Sonsuz bir karanlığın sonsuz bir denizin ortasında ayakta durabilecek bir kaya parçasının üstünde sonsuza kadar durmaya razıydı, bile bile ölmektense. Yaşamak, sadece yaşamak! Hayat ne olursa olsun yaşamak…”

Tıpkı Sefiller gibi etkilendiğim diğer bir romanda Dostoyevski’nin Suç ve ceza romanıdır. Belki de iki romanda da görülen suçla başlayan bir hayatın pişmanlık ve inançla bitmesidir beni etkileyen travesti bir arkadaşa okuması için ödünç verdiğim kitabı geri aldığımda tekrar okudum. Sonuç bende hep aynı insanın psikolojik bunalımlarını başkalarına yardım ederek iyileştirebileceği kanısı, ayrıca kitap alırken eski, okunmuş, kitaplar almayı da tercih ediyorum onlar da ki yaşanmışlık hissi beni kitaba daha çok bağlıyor.

Bir idam mahkumunun son düşüncesinin biraz daha yaşamak hatta ne şekilde olursa olsun biraz daha fazla yaşamak olduğunu okuduğum Suç ve ceza romanında kendi iç çekişmelerinizle baş başa kalıyorsunuz hayatın değerini yeniden anlatan bu kitapları ve diğer klasikleri okumak sizi olduğunuz kişiden başka biri yapmaya çalışsa da, aslında kitapların dünyasında kazandığınız her duygu, duygu dağarcığınızda  yeni bir pencere açıyor. Hafta sonu travesti arkadaşlarla istanbul’da eski kitapçıları gezdik ve harika kitaplar bulduk. Sanırım uzun bir süre onlardan kafamı kaldırmayacağım. Bol kitaplı günler dilerim.

Seksi mesajlaşma Sexting

seks” ve “mesajlaşma” kelimelerinin birleşimi cep telefonları vasıtasıyla cinsel açıdan açık metin mesajları veya resimler gönderme eylemide denilen Sexting nedir? Son zamanlarda özellikle Amerika’da çok yaygın kullanılan Sexting, selfienin çıplak yapılan hali, kendi bedenini sergilemek isteyen kadınların tercih ettiği bir yöntem olan sexting bir nevi teşhircilikte gelinen son nokta olarak adlandırılabilir.

Sadece çıplak fotoğraf göndermekle ya da erotik mesajlar atmakla iş çözülmüyor. Estetiği kaybetmeden kusursuz, ateşli ve tahrik edici sexting mesajların da bir kuralı var. Sizin için bu kuralları araştırdık ve sexting yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiğini yazdık;

Öncelikle kendiniz için “gerçekten” uygun bir ortam hazırlayın. Yarıda kalmış bir fanteziden hiç kimse hoşlanmaz değil mi?

Telefonda yan yana halinizden daha rahat olacağınız kesin. Teknolojinin nimetlerinden faydalanın ve onunla ilgili tüm fantezilerinizi yazmaktan çekinmeyin.

İlk adım olarak hemen fotoğraf ile başlamayın! Önce seksi ve tahrik edici mesajlarla ortamı ısıtın ve aklını başından alın.

Her şeyi tek mesajda yazmayın. Adım adım tepkisini ölçerek ilerleyin ve aldığınız cevaba göre adımınızı atın.Mesajlarınızı çok uzun tutmayın! Unutmayın, siz uzun uzun yazarken o çoktan uyumuş ya da dikkatini dağıtacak başka şeylere yönelmiş olabilir. Kısa ve seksi mesajlar atmaya özen gösterin.

Farzedin ki sevgiliniz yanınızda… Onunla ilgili hayallerinize sınır koymayın ve seksi olmaktan çekinmeyin.

Orada yazdığınız her şeyi sevgilinizle uygulayacaksınız diye bir şey yok. Bunun sadece eğlenceli bir fantezi oyunu olduğunu unutmayın.

Güvenmediğiniz herhangi bir durum varsa, ilerde sansasyon kraliçesi olmak istemiyorsanız ne olursa olsun fotoğraflarınızı göndermeyin.

Göndermeye karar verdiğiniz an ise ufak bir uyarı mesajı ile önleminizi alın. Kalabalık bir ortamda olan sevgilinizin telefonunda aniden belirmek istemezsiniz değil mi?

Mesajlaşma sonrası telefonunuzdaki fotoğraf ve mesajları silmeyi unutmayın. Bir yakınınızın bu duruma şahit olması hiç de hoş olmaz.

ABD’de yaşayan yetişkinlerin %54’ü “sexting” adı verilen cinsel içerikli mesajlaşma pratiğini uyguluyor. 18-24 yaş grubu arasındaki insanların %70’i ırkçı yorumlar içeren, çıplak veya vücutlarının bazı kısımlarını ifşa eden fotoğrafları birbirlerine gönderiyor.

Sexting mantıksal felsefesi açısından kadınlarda çok daha fazla yaygındır çünkü cinsel bir temas olmadan, ilgilendikleri, yatak planları kurdukları ya da kurmayıp sadece acı çektirmek istedikleri karşı cinse, tüm bu sürüklenişlerin düşünceleri içerisinde bulunan farklı seçeneklerle ulaşmalarını sağlar. Tüm basamaklarda Sexting’i uygulayan kadın için bir çeşit zevk olanağı mevcuttur, gerçek temas olsun ya da asla olmasın.

Türkiye’de yeni yaygınlaşmaya başlayan bu yöntem neyse ki bizde sadece yetişkinler tarafından kullanılıyor.  Özellikle evli bayanlar eşlerine bu fotoğrafları göndererek eşlerinin akıllarından hiç çıkmamayı sağlıyorlar. Zararsız bir eylem gibi eylem görünen bu mesajlaşma türü dünyaca ünlü oyuncu Jennifer Lawrence’un çıplak fotoğraflarının ele geçirilmesi olayı ile tüm dünyada duyuldu. Ünlü yazılım firması Apple telefonlardaki gizli içeriğin ele geçirilmesinin önlenmesi için yeni bir yazılım geliştirme çalışmalarına başladı.

İçinde dokunma geçmeden seks hazzı verdiği için kadınların tercih ettiği sexting yöntemini kullanan translar, travestiler, dul ve yalnız bayanlar bu sayede sanal bir orgazm yaşıyorlar. Fakat unutulmaması gereken çok önemli bir nokta var. “İnternet sır saklayamaz. Özelinizi offline’da koruyun”.

İlişkilerde güven duygusu

Beraber olduğumuz karşı cinsin bize güven duygusu aşılaması cinsel yaşamımızı olumlu yönde etkilerken, güven duymadığımız partnerimize karşı bedenimiz tepki alarak ondan etkilenmemizin önüne geçiyor.

Evli çiftler arasında yapılan bir araştırma eşinden şiddet gören kadının eşine karşı sevgi yerine, nefret beslediğini açıkça ortaya koymuştur.

Yakın ilişkilerde fiziksel veya psikolojik şiddete maruz kalmak, bir çok kalıcı etki yaratabiliyor. Örneğin şiddet sonrasında bireylerde travma sonrası stres bozukluğu belirtileri görülebiliyor. Bazı özellikler ve yaşantılarsa ilişkilerde koruyucu güce sahip. “Güven algısı” bunlardan birisi.

David Servino ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada, özellikle şiddet içerikli ilişkilerde güven algısının önemli bir yer tuttuğu ve partnerler arası uyumun, güven algısı ile yakından ilişkili olduğunu görülüyor. Güven algısı düştükçe partnerler arası uyum da azalıyor. Ayrıca güven algısı azaldıkça, şiddet gören partnerde travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirtilerine daha sık rastlanıyor. Bu belirtilerin ne yoğunlukta olduğu, ilişkideki şiddetin sıklığı ve şiddeti ile doğru orantılı olarak görülüyor ve beklendiği gibi TSSB belirtileri arttıkça ilişkideki güven algısı düşüyor. Aynı zamanda sadece fiziksel şiddet değil, psikolojik istismar da ilişkideki güven algısını zedeliyor.

Eşlerini aldatan bireyler aslında kendi kendilerini aldatsa da bunu öğrenen eş için yaşanan büyük bir travma oluyor. Özellikle kadınlar kendi kendilerini benim neyim eksik diye suçlarlar erkekler aldatıldıklarını öğrendiklerinde derhal şiddet eğilimine geçerek eşlerini öldürmeye teşebbüs ediyorlar.

Eğer sevgilinize size güvenmemesini gerektirecek bir davranışta bulunduysanız bu güveni geri kazanmak sandığınız kadar kolay olmayabilir. Her ne yaptıysanız bunu bir daha tekrar etmeyeceğinizi söyleyin ve ona güven vermek için elinizden geleni yapın. Her hangi bir etkinliğe onunla gidin. Arkadaşlarınızla gezdiğinizde onu da yanınıza alın ve sizin ne yaptığınızı bilmesi için ona zaman ayırın. Eğer size en başta güveniyorsa bu güveni uzun yıllar geçse de yeniden kazanabilir. Onu kendisini ne kadar çok sevdiğinizi sürekli söyleyin ve onu rahatlatmaya çalışın. Kıskançlık duygusu her iki cinste hatta 3. Cinsiyet olarak adlandırılan trans bireylerde de mevcuttur. Eşini kıskanmak ve ona güvenmemek travesti, lezbiyen kişilerde de oldukça fazladır. Yapılması gereken güveni inşa etmeyi başarmaktır. Güven duygusunun eksik olduğu ilişkilerin yürümeyeceği  ve eninde sonunda patlama yaşanılacağı unutulmamalıdır.

İlaç çözüm değil

Hastalandığımızda ilk başvurduğumuz ilaçların aslında sağlığımızı tehdit ettiği gerçeği ortaya çıktı.

Hastalık hastası olduk galiba, genç yaşımızda doktorların kapısından gelmez olduk, en küçük ağrılarımız için bile hap yutuyoruz. Aslında hapı yutuyoruz farkında değiliz

Yıllarca doktorlar çıkıp sağlık için tereyağı ve kırmızı et zararlı yemeyin dedi, yemedik sonra bir baktık ki bütün söylenenler yanlışmış, aslında tereyağ  ve kırmızı et değil, şeker tüketimi sağlığa zararlıymış. Şok olduğumuz gerçekler değişene kadar şekerden uzak kalmaya devam edeceğiz.

Kafaları karıştıran diyet reçeteleri  yüzünden sağlıksız bir toplum olduk.  Özel sağlık sigortalarının verdiği ücretsiz check-up’lar için kuyruğa girip, her yıl radyasyona maruz kaldık. Sonuç, ilaçsız yaşayamayan nesiller doğurdu. Özellikle hamileler ve çocukların röntgen ışıklarından uzak tutulması gerçeği gün gibi ortadayken AVM’ ler de radyasyon yayan kapılardan geçmek zorunda bırakılıyoruz.

Grip ve nezlenin ilaç kulanılırsa bir hafta, kullanılmazsa 7 günde geçtiğini unuttuk, gereksiz vitamin ilaçlarını peynir ekmek gibi tükettik.   Dünyada ilaç tüketiminde bizi zirveye oturtan bu durum, ameliyatlı hasta sayısını da arttırdı. Doktora elini kaptıran kolunu kurtaramaz oldu. Örneğin Karadeniz Bölgesinde çok yaygın olan tiroit hastalığı  yüzde bir kanser yapma riskine sahipken, her tiroit hastası guatr ameliyatına alındı. Ameliyat sonrası bir çok kişi ses tellerinin zedelenmesi sonucu aylarca konuşamadı, boğazımızda bıçak iziyle yaşamak zorunda bırakıldık.

Bu yazıdan doktorların suçlandığı anlamı çıkmasın, doktor ne yapsın hastaya ilaç yazmasa hasta isyan ediyor bu doktor iyi değil o kadar derdimi anlattım bana bir ilaç bile yazmadı deniliyor. Sanki çok ilaç yazıp, çok ameliyat yapan doktor daha iyiymiş gibi bir algı oluştu.  Doktorun iyisi sağlıklı beslenin , bol bol yürüyüş yapın demeli.

Sağlıklı kalmanın birinci kuralı doğru beslenme ve spor yapmak iken fast-food yiyeceklere talep artıyor, bir kilometre bile yürümeye üşenip her yere araba ile gitmeye başladık. Asansörlü binalar merdiven çıkmanızı bile engelliyor. Daha uzun ve sağlıklı yaşamak için her gün 40 dakika yürümemiz gerekirken bizler tembel tembel oturmayı tercih ediyoruz, sonra da ver elini hastane, eczane bir poşet ilaçla evimize dönüyoruz. İlaçların yan etkilerinin yazıldığı prospektüslerini okuma zahmetinde bile bulunmuyoruz.

Sabah akşam hapları leblebi gibi yutarken, dolabımızdaki maydanoza el sürmüyoruz, pazara gidip sebze, meyve almıyoruz. Abur cubura verilen parayla pazara çıksak doğal besleniriz ve sık sık hasta olmayız. Dünyanın işlerini bitirmeye çalışırken ihmal ettiğimiz yürüyüşü gerçekleştirsek, hasta olmayacağımız için kayıp zamanlar yaşamayız. Elbette sıfır hastalıktan söz etmek mümkün değil mutlaka herkes hayatı boyunca bazı virüslerden dolayı hastalanacak önemli olan hastalıkla savaşacak olan bünyemizi sağlam kılmak.

Sağlık Bakanlığının iki yıldır gerçekleştirdiği obeziteye karşı  günde 10 000 adım kampanyası bu konuda atılmış en güzel adımdır. Ben de beraber yaşadığım travesti arkadaşlarla her sabah eşofmanlarımı giyip yürüyüşe çıkıyorum. İlaca doktora vereceğim parayla yeni bir ayakkabı ya da kıyafet alıyorum. Malum kadınların vazgeçilmezi alışveriş yapmak, kendini kadın hisseden travestiler için, kız çocukları için ve malum benim için yeni bir kıyafet sonsuz mutluluk demek, hadi hep beraber ilaçlara veda, sporla yeniden tanışmaya merhaba ne duruyoruz?

 

Geçmiş Zaman Çocukları

Bundan 30 yıl önce çocuksanız sokakta oyun oynayarak, koşarak eğlenceli bir hayat yaşamışsınız demektir. Bu makale travesti ile alakalıdır.

Komşuluk ilişkilerinin hat safhada olduğu herkesin kapı önünde eski bir divanda oturup sohbet ettiği o yıllar ülkemizde paranın az, sevginin çok olduğu yıllardı. Ayşe teyzelerin, Ali Ağabeylerin bizlere annemiz babamız kadar sıcak ve korumacı olduğu 80’li yıllar unutulmaz.

Sabah erkenden sokağa koşan 10’larca çocuk ile birlikte çelik çomak, dalya, yakan top, saklambaç, kovboyculuk ve evcilik oynanan komşu bahçelerindeki ağaçların meyvelerini gizli gizli mideye indiren gece yarısı annelerin tüm seslenmelerine rağmen eve girmemekte ısrarcı olan dönemin çocukları mutlu mesut çocuk olmanın tadına varmışlardı.

Henüz pek çok evde maddi imkansızlıklar nedeniyle televizyon olmaması komşuların daha sıkı fıkı olmasını sağlıyor, Dallas akşamları bir evde toplanan komşular elektrik kesilmezse çaylar, limonatalar eşliğinde film izlemenin filmden sonra yorumlar yapmanın hazzına varıyordu. Yaşı küçük olanlara oralet, büyüklere çay, olmazsa olmaz ev kurabiyeleri tadı hala damağımda olan Nazik Ablanın tatlıları, Songül Teyzenin börekleri hep birlikte afiyetle yenirdi.

Ağaç tepelerinden inmediğim çocukluk yıllarımı her zaman özlemle yad ediyorum. Hiçbir mahalle arkadaşımın ismini yıllar geçmesine ragmen unutmadım mutlu geçen çocukluğum dün gibi aklımda.

Cebimizde mahalle bakkalından sakız alacak kadar bile paramız yoktu ama yüreğimizde koca bir insan sevgisi vardı ve bir de renk renk misketler, takası misket sayesinde öğrenmiştik, bizim için çok değerli olan bir oyuncağımızı verip, yerine arkadaşımızın renkli misketlerinden birini alıyorduk. Küçük bir kuyu kazıp misketleri tokuşturarak bu kuyuya sokmak benim ustası olduğum bir oyundu. Bir de söylenen tekerleme vardı.” Ortada kuyu var yandan geç”

Karnımız acıkınca hiç teklifsiz bir komşumuzun sofrasında oturup yağlı ekmeğe şekerli çayı katık ediyorduk. Mahallemizde 7 kardeş olan aileler olduğu gibi tek çocuklu ailelerde vardı. O tek çocuklu ailelerin çocukları kalabalık evlerden çıkmamak için direnir bazen bir yer yatağı da onlara açılırdı. Kimsenin birbirinden şikayet etmediği azla kanaat ettiği o dönemlerde dedim ya paranın bir önemi yoktu.

Komşu çocuklarından bir kız bütün oyunlarda erkek çocukları alt etmeyi başarır, erkeklerin tırmanmaya korktuğu ağaçlara tırmanır, bütün oyunların aranan elemanı olurdu. Mahalle içinde erkek Fatma lakabını taktığımız arkadaşımızın erkek kardeşi ise kızlarla evcilik oynamayı tercih eder hiçbir oyuna katılmaz komşu kadınlarla takılırdı, ona da kız Hasan adını vermiştik. Kız hasan iyi bir çocuktu. Güzel kara gözleri bembeyaz elleri okka gibi bir burnu vardı.

Aynı anne babadan iki farklı evlat nasıl oluyordu anlamıyordum. Biz 4 kardeştik ve hepimiz birbirimize benziyorduk evde kök söktüren abim ve onun emrinde yaşayan 3 kız kardeş, oysa Fatmaların evinde durum farklıydı Fatma kardeşi Hasan’ın kız gibi davranmasından memnundu kız Hasan ablası Fatma’nın bir dediğini iki etmiyordu.

Çocukluk yıllarımız mutlu mesut geçerken bir de baktık yıllar geçmiş, mahalle yıkılmış oyun oynadığımız arsaya gökdelenler dikilmiş, tepesinde kiraz yediğimiz ağaçlar kesilmiş, çocukluğumdan elimde sadece hatıralar kalmış. Ben de koca bir adam olmuş çoluk, çocuğa karışmışım.

Kız Hasan’la tekrar karşılaşmam işte bu olgunluk dönemime rastlar. Bir restauranta rastladığım Hasan’la uzun uzun sohbet etme fırsatı buldum, ablası  Fatma iyiymiş evlenmiş yurt dışına yerleşmiş, Hasan’da güzel bir kızla evlenmiş fakat evlilikleri yüremeyince boşanmışlar, benden aile babası olmaz ağabey diyor, beni bilirsin, kafamı sallıyorum zaten giyinişi, konuşması daha da başkalaşmış anlıyorum durumunu onun anlatmasına fırsat vermiyorum, olur be Hasan diyorum sen de böyle mutluysan hayatının geri kalanını travesti olarak yaşamak istiyorsan neden olmasın sen de özgür bir bireysin sonunda, Hasan diyorum ayrılırken, Gamze ağabey diyor benim yeni adım Gamze, peki Gamze diyorum beni ara sıra ara olur mu? Konuşur eski günleri anarız tamam diyor ayrılıyoruz.  Gerçekten yeni adına yakışır iki gamze kondurmuş yanağına sormuyorum ama sanırım yeni bir operasyon geçirmiş, yürürken silikonlu göğüslerini gere gere yanımdan uzaklaşıyor. Hasan ne de güzel bir kadın olmuş diyorum içimden, sana yeni hayatında mutluluklar canım arkadaşım her şeyin en güzeline layık benim canım çocukluk arkadaşım.

Günümüzde Şiddetin Nedenleri

Şiddet içeren bilgisayar oyunları çocuklarımızı esir almış durumda, çocukların en sevdiği oyunlar da kan, silah, ölüm ve şiddet temaları her geçen gün öne çıkarılıyor.

Oysa bizim çocukluğumuz Heidi, Şeker Kız Candy, Peter Pan gibi kahramanları olan aile sevgisi ve şefkat içeren çizgi filmleri izleyerek geçti. Ben travesti iclal olarak en sevdiğim dizi Küçük Ev’di hatırlayanlar bilir bu dizide anlatılmak istenen en önemli unsur para, pul değil aile saadeti huzur getirir temasıydı.

Yetmişli yıllarda çocuk olan şimdinin orta yaş delikanlıları, kadınları bu dizi film ve çizgi filmler sayesinde sevginin önemini kavramış yıllarca şiddet eğilimi göstermemişlerdi. Maalesef günümüze gelindiğinde şiddet toplumu içten içe yiyen bir canavar haline dönmüştür. Kadına şiddet, çocuğa şiddet, ülkeler arası şiddet dünyayı yaşanmazı zor bir yer haline getirirken, sevgi, saygı, vefa duyguları kaybolmaya yüz tutmuştur.

Çocukların hayal dünyasında canlandırdığı hayali kahramanlar izledikleri filmlerde ve oynadıkları oyunlarda cani diye nitelendirebileceğimiz, mutasyona uğramış şekilsiz yaratıklardır. Milenyum çağının en büyük tehlikesi zombi’lermiş gibi gören çocuklarımız, uzaydan gelen yaratıklar ve isimlerini benim bile bilmediğim silahlarla bilgisayar başında sürekli savaşan kan döken sokağa çıkmayan asosyal bir nesil olarak büyüyorlar.

Belki de dünyada gelinmek istenen nokta bu olabilir fakat ben 70’lerin çiçek çocuklarını şimdiki nesle tercih edenlerdenim. Gündüz saatlerinde sokağa çıkıp bir bakın kaç tane çocuk dışarıda arkadaşlarıyla oynuyor. Göremezsiniz çünkü internet çağı hepsini esir aldı. Sanal arkadaşlar edinip savaş oyunları oynayan, bilgisayar, tablet başından kalkmayan, otobüslerde, parklarda akıllı telefonlarından gözlerini ayırmayan çocuklarımız dünyayı yönetmeye başladığında ilk yapacakları şeyin savaşmak olacağını düşünmek zor olmasa gerek.

Geçenlerde sosyal paylaşım sitelerinde bir adam “Evde akşam saatlerinde internet bağlantısı koptu, aynı evde yaşadığım insanların kimler olduğu öğrendim aslında bizim evde yaşayan eşim ve çocuklarım iyi insanlarmış. Bir daha ki internet bağlantısı hatasında buluşmak üzere ayrıldık o günü iple çekiyorum” yazmış çok güldüm, çok düşündüm son yıllarda geldiğimiz trajikomik hal hangimizin evinde yaşanmıyor değil mi?

Belki pek çoğumuz penceremizden dışarı baktığımızda tehlikeyi tehlikesiz olan travesti kardeşlerimizde görüp onlara ağza alınmayacak sözler sarf ediyoruz, toplumu onların yozlaştırdığını düşünüp , günahlarını alıyoruz. Oysa yan odada savaş oyunlarıyla büyüyen kendi çocuğumuza sahip çıkmayı akıl edemiyoruz. Toplumda dengeleri sağlayacak olan yeni nesil dizginlenmesine geleceğimize umutla bakmak hayalden öteye gidemez.

Can Olmak

Size can olmak deyiminin ne olduğunu sorsam ? kardeş diyebilirsiniz. Kardeş her zaman can olabilir mi?

Senin canın gibi sevdiğin kişinin aynı anne veya babadan olması gerekmez. Ne kardeşler gördüm birbirlerinin kuyusunu kazan, ne canlar gördüm; kardeşim dediğine canını verenler.

Miras bazen kardeşlerin arasına kara kedi gibi girerken, gerçek can dediklerin senin parana puluna bakmazlar her koşulda yanında yer alırlar onlar için kıymetli olan sadece sensindir.

Dertlerim çoğalıp taşıyamayacak hale geldiğimde açıldım ona, beni hiç yargılamadan dinleyip, kucak açmasına kardeşlik dedim. Onun için aynı duygularımı paylaştığımı onun başı sıkıştığında anladım.

Kardeşim belki bir çok insanın yadırgayacağı translardandı, benim için cinsiyetinin ne önemi vardı ki, kardeşti işte zor günümde hep sırtımı sıvazlayan kişinin travesti olması insan olmadığını göstermiyordu işte, en büyük insan benim kardeşimdi hatta, içinde benim için zerre kadar kötülük düşünmeyen, her zaman iyi olmamı isteyen beni kollayıp gözeten annemden sonra en çok seven kişi kardeşimdi.

Birlikte sokağa çıktığımızda bütün bakışların onda toplanmasından rahatsız oluyorduk başlarda, sonra aldırmamaya başladık dünyayı, sanki dünya bizim için vardı ve içinde sadece biz yaşıyorduk.

Elimi uzattığım an tutabilen tek kişi ihtiyacım, olduğunda aradığım tek kişi kısacası canımın bir parçası her zaman kardeşim değildi hayatta kardeş dediğim can dostlarım olduğu sürece yaşamak kolaydı.

Cinsiyet ayrımı yapmadan yaşamayı başardığımız gün gerçek kardeşlerimizi bulduğumuz gün olabilir.

Yakışıklı Gayler

Televizyonlarda izlerken ağzımızın suyunu akıtan bir çok yakışıklının aslında gay olduğunu açıklaması kadınları şoka uğrattı.

Olimpiyatlarda 5 altın madalya kazanmış dünyaca ünlü Avustralya’lı yüzücü Lan Thorpe bunlardan sadece biri, Ünlü Aktör George Clooney hatta şarkıcı Tarkan’ın kadınlardan hoşlandığını dedikodusu almış başını gidiyor.

Türkiye’de gay olduğunu açıklayan modacılarımız, bunu saklama gereği duyan şarkıcılarımızın sayısı da bir hayli fazla Erol Köse Twitter’dan Türkiye’de en tanınmış lezbiyen Harika Avcı’dır yazdığında yer yerinden oynadı.

Cinsel tercihlerini saklama gereği duymadan yaşayan bu ünlüler bize tercihlerimiz yüzünden sırtını dönmek isteyen insanları anlayabiliriz fakat biz bu durumu bir ayıp olarak görmeyenlerin sayısının dünyada sürekli arttığına inanıyoruz diyorlar.

Hürriyet Gazetesi köşe yazarı Ayşe Arman son zamanlarda gaylerle roportaj yapıp yayınlarken onların çoğunun evli ve çocuklu olduklarını öğrendim. Toplumda gerçek kimliklerini bu yolla gizlemeye çalışan ünlü gayler evlilik hayatlarının tamamen görev icabı olduğunu asıl tercihlerini yaşamaya toplumun henüz hazır olmadığını belirtiyorlar.

Toplumun bir kısmının hastalık olarak nitelendirdiği aynı cinse ilgi duyma aslında doğuştan gelen bir durumdur. Eşcinseller, gayler, travestiler hasta değil sağlıklı insanlardır. Toplumda herkes gibi kendilerini ifade etme özgürlüğüne sahiptirler.

Sosyal Medya Çılgınlığı

sosyalmedya3-1024x922Sosyal medya ağları hayatımızın ayrılmaz bir parçası olmuş durumda yanımızdan hiç ayırmadığımız akıllı telefonlar konuşmak için değil de paylaşmak için üretilmiş aygıtlar oldu.

Ye, İç, gez ama mutlaka paylaş paylaş ki namın yürüsün.

“Bak sen bizim kuzen tatile çıkmış, bir de denizde fotoğraf paylaşıp hava atıyor” sözünü pek çoğumuz söylemiştir. Ya da Whatsapp uygulaması ile konum bildirenlere ne demeli “bugün yemeği … kebapta yiyorum bak bu da tabağın özçekimi” bana ne kardeşim sen nerede yemek yiyorsun şu anda neredesin, seni takip etmekten işime odaklanamaz oldum.

Teknoloji denilen şeyi beş N, bir K gibi görmeye başladık. Merakımıza yenilip gözümüz kayıyor ekrana. Twitter manyaklarının sayısı da hızla artıyor; aklından her geçeni yazma çılgınlığı diyorum ben buna favori olursa yazdıkların senden mutlusu yok, sadece beğenseler o da yeter. Öyle cümleler yazacaksın ki hem 140 karakteri geçmeyecek hem de okuyucuya – Bravo edebiyat dehası bu adam dedirtecek kafayı yedik anlayacağınız.

Artık kimse telefonla uzun uzun konuşmuyor, akraba ziyaretlerine gidip hal hatır sormuyor naber, Nasıl gidiyor, kanka bir de gülücük oturtuyoruz yazıların sonuna, asli görevleri yerine getiriyoruz sadece parmaklarımızla . Geçen takipçilerimden biri kadın kıyafetleri giyip, makyaj yapmış, altına da bil bakalım ben erkek miyim, kadın mıyım? Yazmış (hiçbiri değilsin kardeşim olsan olsan travesti olursun bu halde ama onların içinde de senin kadar çirkinini görmedim travestilerin bir çekiciliği, güzelliği olur o sen de yok ) diyemedim. 140 karaktere mi sığdıramadım, terbiyeme mi artık orasını bilemeyeceğim. Sosyal olalım derken asosyal bir hayatın içine düşmüşüz haberimiz yok.