Kilolarla yaşamak

Gün geçmiyor ki yanlış çay ve ilaç kullanmaktan dolayı bir gencin hayatını kaybetmesi ya da ölümden dönmesi haberi okumayalım.  özellikle kadınların zayıf olmak ile ilgili bir takıntıları var. Mesela daha dün bir genç kız internetten satın aldığı bir zayıflama çayı yüzünden karaciğer nakli olmak zorunda kaldı. Şansı varmış ki uygun karaciğer zamanında bulundu ya tam tersi olsaydı ve karaciğer bulunamasaydı işte bu seçeneği düşünmek bile istemiyorum.

Maalesef tüm dünyada kadınların otuz dört beden olmak ile ilgili çok fazla gayretleri var bunun için midesine kelepçe taktıranlar, aç yaşayanlar, yedikten sonra parmaklayıp çıkaranların sayısı da hızla artıyor. Anoreksi denilen zayıflama hastalığına yakalanan yüzlerce genç kız hayatını bir hiç uğruna kaybetti ve kaybetmeye de devam ediyorlar. Şahsen ben bu kızların yakınlarının yerinde olsam onlara şişman olmanın da kendine göre bir güzelliği olduğunu insanın sağlık sorunları haricinde zayıflama isteğinin yanlış olduğunu anlatırdım.

Üstelik bu hatayı sadece gençler de yapmıyor televizyon ekranında izlediği mankenlere benzemek isteyen Mardin travestilerinden bir arkadaşımız da geçen yıl midesine kelepçe taktırmış fakat sağlık sorunları yüzünden yeniden ameliyat masasına yatarak bu işlemi sonlandırmak zorunda kalmıştı.

Dün akşam haberlerde yine gencecik ve algısı yanlış bir yöne çekilmiş bir kız.. Zayıf olmanın güzel olmak olduğuna inandırılmış, biraz fazla kilosu olursa onu kimsenin beğenmeyeceğine inanmış 21 yaşında bir kızımız, zayıflama uğruna internetten sipariş verdiği çayları içerek neredeyse hayatından oluyordu. Karaciğerlerinin iflas etmesine sebep olacak bir çayın içinde neler vardır bir düşünün artık.

Lütfen sizden rica ediyorum özellikle çok sevdiğim travesti arkadaşlar, bilinçsiz medyanın ve bilinçsiz markaların bizleri inandırmaya çalıştığı bu zehirden kendimizi kurtaralım. Sadece doktorumuz zayıflamanız gerek derse zayıflamak için uğraşalım ama bunun için de sadece doktorun önerdiği yöntemleri deneyelim asla kulaktan dolma bilgilerle sağlığımızı tehlike altına atmayalım. Unutmayın bu beden bizim değil sadece emanet olarak aldık ve ona zarar verecek olursak bunun hesabını öbür tarafta veremeyiz.

Kendimizi ve bedenimizi sevmeyi öğrenelim. Hayat sevince güzel. Sevgiyle kalın.

 

Ayakkabınız sıkıyorsa

Ne zaman yeni bir ayakkabı alsam, uzun bir süre doğru dürüst giymek nasip olmuyor. Ayakkabıyı aldığım mağazadan bir süre sonra açma yapar diye verdikleri model bir türlü açılmadığı gibi olan benim zavallı ayak serçe parmağıma oluyor.

Artık neredeyse nasıra dönüşmeye yüz tutmuş kızarık parmaklarım yüzünden yaz geldiği halde önü açık ayakkabı giyemez oldum. Ben de hem kendi kişisel sorunuma çare bulmak hem de sizleri bu konuda bilgilendirmek için sıkan ayakkabılar için çareler aramaya başladım. O kadar çok sonuç buldum ki burada sadece birkaç tanesini paylaşmak bu dertten kurtulmamıza yardımcı olacaktır diye düşünerek paylaşıyorum. Öncelikle herkesin evinde rahatlıkla bulabileceği kahvaltı sofralarının vazgeçilmezi olan yumurta ile başlamak isterim. Ayakkabının  vuran kısmına ince bir tabaka halinde yumurta beyazı sürebilirsiniz ama beyazı ile sarısını iyi ayırmak zorundasınız çünkü bildiğiniz gibi yumurtanın sarısı kokar ve ayağınızdan etrafa pis bir koku yayılabilir.

İkinci seçenekte her kadının makyaj masasında bulunan deodorantlar, ayakkabıyı giymeden önce içine deodorant sıkın ve daha sonra giymeyi deneyin. Hem bu sefer yumurtadaki gibi kötü koku riski yerine mis gibi kokan ayakkabılara sahip olabilirsiniz. Bu yöntem de işe yaramaz ise,ayakkabının vuran kısmına kokusuz diş macunu sürmek de işe yarayabilir. Şimdi Ankara travestilerinden Bade’nin de kullandığı ve test ettiği yüzde yüz işe yarayan diğer bir yöntemi yazacak olursam,her derde deva Aloe vera bitkisinden bahsetmeliyim, Aloe vera bitkisinin yaprağını kestikten sonra açığa çıkan jeli ayakkabının vurduğu yere uygulayabilirsiniz. Aloe vera anti enflamatuvar etki gösterir, kızarıklık ve şişkinliğe iyi gelir, yaranın hızlıca iyileşmesini sağlar ve cildi nemlendirir.

Bir diğer kurtarıcı sebzeleri yıkamakta salatalarda kullandığımız elma sirkesi, elma sirkesinin de ayakkabı vurmasına iyi geldiği söylenmektedir. Su toplayan yeri elma sirkesine batırarak veya sirkeyi pamuk yardımıyla sürerek yaranın hızlıca iyileşmesini sağlayabilirsiniz. Özellikle su kabarcığı patladıktan sonra uygulandığında enfeksiyonu önler. Biraz acıtabileceğinden kabarcığın etrafına yavaşça uygulayabilirsiniz.

Son olarak, evde çay demlemekte kullandığınız siyah çay poşetlerini atmayın bardaktan çıkardıktan sonra soğumaya bırakın ve ayağınızdaki yaralara sürün. Çayın yararlarını da bunu da ekleyerek çayı vazgeçilmez yaptık. Ben de bir çay tiryakisi olarak bu yöntemi denemeyi düşünüyorum. Şimdiden hepimize geçmiş olsun umarım artık ayaklarımız yara olmadan istediğimiz ayakkabıyı giyebiliriz. Sevgiyle kalın.

Televizyonun müdavimlerine şok karar

Televizyonlarının gündüz kuşaklarını seyredenlerin çok iyi bildiği bazı insanlar vardır. Bunlar genellikle ekrana çıktıklarında kendilerince doğru bildikleri yanlışlarla vatandaşı kandırmaya çalışan, sabahtan akşama kadar kendi reklamlarını yaparak güya tıp uzmanıymış gibi davranan insanlardır.

Bu insanların yüzünden hasta olduklarında doktora gitmek yerine aktarlara giden çok fazla tanıdığım var eminim sizin çevrenizde de aktar meraklıları artmıştır. Başınız ağrıyorsa şu çayı yapın için, beliniz ağrıyorsa elektrikli süpürge tutun. Kanseri yenen mucize bitki diyerek pek çok kanser hastasının evresinin ilerlemesine neden olanlar da bu sahte doktorlardır. Dediğim gibi bu sahtecilerin lafıyla  iyileşeceğini sananların sayısı her geçen gün artıyor. Geçenlerde  İstanbul travestilerinden Ayda’nın evinde misafirken,  canımız sıklınca televizyonu açtık. İnanamazsınız her kanalda farklı bir sahte uzman bitki çayı tarifi veriyordu. Üstelik bunu yaparken diyabet hastaları için tehlikeli olduğu bilinen bazı çayları hiçbir uyarı getirmeden anlatmaları canımı sıktı.

Neyse ki artık bu gibi görüntüler tarih olacak. Sağlık Bakanlığı, her kafadan farklı ses çıkaran bu insanlar için önlem almaya karar verdi. Artık önüne gelen televizyonlara çıkıp, istediği tarifi veremeyecek önce bilimsel kanıtlarını gösterip, televizyona çıkma sertifikası almaları gerekecek. Zaten en başından beri doğru olan da bu değil miydi? Hasta insanlar kimsenin oyuncağı edilmeden doğru bilgi ile donatılıp, öncelikle bir hastaneye yönlendirilmeli ve alternatif tıp mutlaka bir doktorun gözetiminde uygulanmalıdır. Herhalde bu işi yapabilmek için altı boyunca kafa yoran okulunu okuyan insanlardan yani gerçek doktorlardan daha iyi kimse teşhis ve tedavi uygulayamaz.  Lütfen sizlerde hastalandığınızda bilimsel olarak kanıtlanmamış hiçbir ilacı kullanmayın. Mazallah yan etkileri yüzünden sağlığınızdan olabilir hatta ölebilirsiniz. Şimdiye kadar bu sahte doktor diyetleri yüzünden pek çok vatandaşımızın sağlığı tehlikeye girdi. Önerdikleri bitkiler arasında kalbi durdurma gücü olan bitkiler bile vardı. Bu kadar emin konuşmanın nedeni ise Aydın travestilerinden Sanat’ın televizyonda duyduğu bir bitki karışımından zehirlenmesi ve hastaneye son anda yetiştirilerek kurtulması. İnsan hayatının bu kadar ucuz olmaması gerekir.

Neyse ki artık bu sahta televizyon yıldızlarının yıldızları bir bir düşecek ve kanal kanal gezemeyecekler. Hepinize sağlıklı ve mutlu günler dilerim.

Her yerim ağrıyor diyenlerin dikkatine

Sanki dünyadaki bütün hastalıklar kadınlar için var gibi geliyor bazen bana, erkekler dünyanın sefasını sürerken şu ince düşünen, her şeyi büyüten, sorunları abartan beynimiz yüzünden hastalık faturaları hep bize kesiliyor.

Şimdi de yeni teşhis edilen bir hastalık çıktı ortaya ve yine sadece kadınlarda ortaya çıkıyormuş. Bu yeni hastalığın adı fibromiyalji, daha anlaşılır bir dille söylemek gerekirse her yerim ağrıyor hastalığı. Kış aylarının ve nemli havaların uzun sürmesi, bütün kaslarımızda ağrıların artmasına hatta parmağımı kıpırdatacak halim yok dememize sebep oluyor. Deniz kenarında bir şehirde oturan travestiler daha çok muzdarip bu hastalıktan, mesela Muğla travestilerinden Ayda ile Aydın travestilerinden Sanat, yaklaşık on beş gündür evde yatıyorlarmış. Birkaç doktora girmişler gitmesine anama dertlerine çare bulamamışlar. En son gittikleri doktor işe uyanıp bizimkileri bir fizyoterapiste göndermiş, kaslarını termal suda bir güzel yumuşatan ve çeşitli ilaçlar kullanmaya başlayan dostlarım biraz olsun rahatlamışlar rahatlamasına ama maalesef bu hastalığın bir tedavisi olmadığı için, öbür boyu ağrı kesicilerle yaşamak zorundalar.

Peki neden olur bu hastalık diye sordukları doktor, geçmiş yıllarda yaşadığınız derin üzüntüler cevabını vermiş. İşte stres burada da karşımıza çıktı. Demek ki bu hastalığın ilacı da mutlu olmaktan geçiyor. Zaten doktor tavsiyesi ile ayak parmağınızdan girip, tüm iskelet sisteminizi ele geçiren bu hastalıktan kurtulmak istiyorsanız sadece mutlu olmayı denemelisiniz. Şu her şeyi kafaya takma huyunuzu bir kenara bırakıp, dünya yansa bir kalbur samanım yanmaz edasına geçmeye hazır olun. Yoksa bu ağrılar ve acılar sizi bir ömür boyu esir alabilir.

Her yıl bir fizik tedavi hastanesinde on beş gün yatıp, stresten ve gerçek dünyanın yorgunluğundan kurtulmak, size üzüntü veren olayları hafızanızdan silmek ve en önemlisi olaylara pozitif bakmayı öğrenmek. Biliyorum tüm bu saydıklarımı yapmak, oldukça zor ama ne yapalım işin ucunda beden ve ruh sağlığımızın bütünlüğü var. Ha bir de düzenli spor yapmak da işe yarıyormuş, yazın başlayıp, kışın soğuk diye bıraktığımız yürüyüşler var ya, onlara yaz kış demeden gerekirse kapalı spor salonlarında devam etmeliyiz. Madem geldik dünyaya bu dünyanın hakkını verip sağlıklı olmanın yolarını aramak bizim en önemli görevimiz, bu beden bize emanet olduğuna göre emanete ihanet etmek bize yakışmaz. Sağlıkla kalın.

Tecavüzün affı olmaz

zonguldaktaki_cinsel_istismar_davasi_sonuclandi13645595350_h1007853

Geçenlerde sosyal medyada bir yazı okudum. İngiliz bir hakim bir parkta genç kızı kovalayan genç erkeğe ömür boyu hapis cezası veriyordu ve bunun nedenini kimse İngiliz kızlarının özgürlüğünü kısıtlayamaz diye açıklıyordu. Bu yazı beni derinde etkiledi çünkü adalet sistemi gelişmiş ülkelerde yaşayan kadınların özgürlüğünü kıskandım.

Adaletin düzgün işlemediği ülkelerde ise tecavüzü ve cinsel istismarı hafifleten pek çok neden suçlunun özgür kalmasına yardımcı oluyor. Kendini bilmez erkek müsveddelerinin kadınlar üzerinde hak iddia etmesi yüzünden en çok mağdur olan maalesef biz travestiler oluyoruz. Çünkü kanunlarda bulunan açıklar her zaman suçlu lehine işliyor ve kişinin yaptığı yanına kar kalıyor. Bence tecavüzün affı olmamalı. Tecavüze uğrayan kadınların yaşadıkları dramatik durum asla iyileşmiyor ve her durumda ortaya çıkarak kanayan bir yaraya dönüyor. Son yaşanan tecavüz ve öldürme olayı ile birlikte ayağa kalkan kadınlar ve ünlüler sosyal medyada çığ gibi büyüyerek bu konunun yeniden gündeme gelmesini sağladılar.

Medya organları tarafından duyurulan eylemlerle siyaha bürünen kadınlar sokaklara çıktı ve seslerini daha doğrusu çığlıklarını duyurmaya çalıştı. Kendini bilmez birkaç erkeğin yaptıklarını tüm bir insanlığa mal etmek doğru değil ama bu insanlara gereken cezayı vermek de boynumuzun borcu olmalı. Doğada hiçbir hayvan kendi cinsine zarar vermezken insanın insana yaptığı zulüm affedilir gibi değil. Sırf eteği kısa, güzel diye hedef olan yaşadığı ömür boyunca erkekler tarafından tacize uğrayan korkarak yaşamak zorunda kalan bütün kadınların sesi olmalıyız. Üstelik utanması gerekenler değil de bu kadınların utanması ve başlarına gelenleri açıklayamaması yüzünden bu sayı net olarak da bilinmiyor.

Sosyal Medyada Beren Saat’in başlattığı  sen de anlat etiketine başlarına gelen tacizleri yazan kadınlar hep aynı şeyden şikayet ediyorlar. İyi yetişmemiş, ahlaksız erkekler ve onların aşağılayan taciz eden bakışları.  Bu yazılardan birkaçını okuyunca yaşanan olayların birbirine benzer olduğunu fark ettim. Çoğunlukla özgüven içinde büyümüş erkekler ve aileleri tarafından erkeğe hizmet amaçlı programlanmış kadınlar, sanırım bu yetişme tarzında da suç yine biz kadınlarda çünkü toplumu yetiştiren de biz kadınlarız. Anne olmak büyük sorumluluk gerektirmektedir. Erkek evlat ile kız evlat arasında fark gözetmeksizin eşit davranabilen anneleri ayakta alkışlıyorum. Bir gün sosyal adaletin yerini bulacağına ve Ankara, İstanbul, İzmir ve tüm dünyada yaşayan travestilerinde özgürce hareket edebildikleri bir dünya hayali kuruyorum. İnsan olmakta birleşerek sanırım bunu başarabiliriz. Gerekirse okullarda ve medyada bu konuyla ilgili eğitimler verilebilir ve yeni nesillerin biz eski nesiller gibi ürkek kadınlar olması engellenebilir.

 

Şelaleler altında

Çavlan ya da çağlayan adı ile de bilinen şelaleler müthiş görünüşleri ile göz kamaştırıyor. Akarsu yatağının dike yakın bir biçimde suların aniden düştüğü şelaleler sularının sesi ve manzarası ile adeta insanı içine çekiyor. Bu yaz İstanbul travestilerinden Aysıma ile birlikte Manavgat şelalesi önünde harika fotoğraflar çektik. Bir ara sizlerle paylaşırım.

Şelâlelerin en önemli özelliklerinden biri çok büyük aşındırma gücüne sahip olmalarıdır. Aşınmanın hızı, suyun düşme yüksekliğine, düşen suyun hacmine, aşağıya taşıdığı aşındırıcı maddelerin yapısına göre değişir. Ülkemizin pek çok bölgesinde bulunan şelaleler, turistik anlamda çok önemli doğa olaylarıdır. Şelaleler genellikle akarsu yataklarının kırılması, buzullaşması ve başka sebepler nedeniyle başkalaşması yoluyla oluşabilir. Ya da farklı aşınma süreleri ve akarsu yatağının oluşumu sırasında meydana gelebilir. Şelaleler sadece izlemek için bile çok güzel olsalar da suyun taşıdığı önem nedeniyle oluştukları bölgelere hayat verirler. Antik ağdan itibaren pek çok medeniyet şelalelerin çevresinde kurulmuştur. Ülkemizde güzel şelaleler Antalya  ve  çevresinde toplanmıştır.

Bir su şehri olan Antalya Aysıma ile gezdiğim Manavgat hariç Kurşunlu şelalesi ile de ünlüdür. Dünyada da her yıl milyonlarca turistin akınına uğrayan görkemli şelaleler bulunmaktadır. Bunlardan en önemlileri, Venezüella’da bulunan 979 metre yüksekliğindeki Angel Şelalesi, Güney Afrika’da bulunan 948 metre yüksekliğindeki Tugela Şelalesi ve Amerika’da bulunan 739 metre yüksekliğindeki Yosemite Şelalesi’dir. Ayrıca ismi çok duyulan bir şelale olarak Amerika’daki Niagara Şelalesi ise 49 metre yüksekliğindedir. Manavgat Şelalesi’nin etrafı kanallar ve setlerle süslenerek güzel bir mesire alanı haline getirilmiştir. Yüksek olmayan bu şelale genişliği ile dikkat çekiyor.

Eskiden beri insanlar evlerini su kenarlarına yapmışlardır. Tarımın yaygın olduğu bölgelerde su çok önemlidir. İnsanoğlunun su ile imtihanı maalesef yakın zamanda başlayacak gibi görünüyor. Doğayı hızla kirleten ve su kaynaklarını tüketen insanlar yüzünden yakın bir gelecekte bu şelalelere hasret kalabiliriz. Her neyse ben size Manavgat şelalesini anlatmaya devam etmek istiyorum tarihi hakkında kısa bir bilgi edindiğim Manavgat, ismini bu şelaleden almaktadır. Şelalenin etrafında piknik alanları ve restaurantlar mevcut olup, şehir merkezinden dolmuşlarla ulaşım sağlanabilmektedir. Şehrin gürültüsünden ve keşmekeşinden uzak yalnızca su sesi ile rahatlamak isteyenlerin tercih edebileceği bir yer olabilir. Yaz sıcağında şelalenin önünde taze balık yemenin keyfi hiçbir şeye değişilmez. İsterseniz etrafta gözleme yapıp satan kadınlar ve tropik meyve satıcılarından alacağınız ürünlerle de daha ucuza karnınızı doyurabilirsiniz. Siz de travesti Aysıma ve benim gibi Akdeniz’de tatil yapmayı düşünüyorsanız erken rezervasyonla çok ucuza bir konaklama yeri ayarlayabilirsiniz. Şimdiden iyi tatiller.

Kitapların dünyası

Bir parça ekmek çaldığı için 19 yıl hapis cezasına çarptırılan bir insanın hikayesini anlatan Sefilller romanını bilmem kaç kez okudum.

Her seferinde yeni başlıyormuşcasına heyacanlanırım. Victor Hugo’nun yazmak için 17 yıl uğraştığı bir romanı bir kez okuyup kenara atmak yazara ihanet etmek olur diye düşünürüm.

Yazar kitabın sonlarında “Şu anda okuyucunun eli altında bulunan kitap, eksikleri, üstün veya zayıf tarafları ne olursa olsun, bir baştan bir başa bütünü de, teferruatlarında kötülükten iyiliğe, adaletsizlikten adalete, sahtelikten hakikate, geceden gündüze, ihtirastan vicdana, çürümüşlükten hayata, canavarlıktan vazifeye, cehennemden cennete, hiçlikten Allah’a doğru bir yürüyüştür. Çıkış noktası madde, vardığı nokta ruhtur. Başlangıçta canavar, neticede melektir.” Sözleriyle kitabı en güzel şekliyle anlatmayı başarmıştır.

Sefiller gibi pek çok klasik roman okuyup hiçbir şey anlamadan rafa koyduğum kitap da çok olmuştur. Kitap benim ruhumu bir kere ele geçirmişse ona teslim olmaktan başka şansım yoktur. Fakat okurken ruhumu sarmayan kitapları sarıp, hediye etmek isterim başkalarına benim gibi okuyup okuyup anlamasınlar diye.

Bir insanın hırsız olarak başladığı hayatı bir koruyucu bir ahlak timsali olarak nasıl bitirdiğine ise kitabı okuyunca cevap bulabilirsiniz.

“Sonsuz bir karanlığın sonsuz bir denizin ortasında ayakta durabilecek bir kaya parçasının üstünde sonsuza kadar durmaya razıydı, bile bile ölmektense. Yaşamak, sadece yaşamak! Hayat ne olursa olsun yaşamak…”

Tıpkı Sefiller gibi etkilendiğim diğer bir romanda Dostoyevski’nin Suç ve ceza romanıdır. Belki de iki romanda da görülen suçla başlayan bir hayatın pişmanlık ve inançla bitmesidir beni etkileyen travesti bir arkadaşa okuması için ödünç verdiğim kitabı geri aldığımda tekrar okudum. Sonuç bende hep aynı insanın psikolojik bunalımlarını başkalarına yardım ederek iyileştirebileceği kanısı, ayrıca kitap alırken eski, okunmuş, kitaplar almayı da tercih ediyorum onlar da ki yaşanmışlık hissi beni kitaba daha çok bağlıyor.

Bir idam mahkumunun son düşüncesinin biraz daha yaşamak hatta ne şekilde olursa olsun biraz daha fazla yaşamak olduğunu okuduğum Suç ve ceza romanında kendi iç çekişmelerinizle baş başa kalıyorsunuz hayatın değerini yeniden anlatan bu kitapları ve diğer klasikleri okumak sizi olduğunuz kişiden başka biri yapmaya çalışsa da, aslında kitapların dünyasında kazandığınız her duygu, duygu dağarcığınızda  yeni bir pencere açıyor. Hafta sonu travesti arkadaşlarla istanbul’da eski kitapçıları gezdik ve harika kitaplar bulduk. Sanırım uzun bir süre onlardan kafamı kaldırmayacağım. Bol kitaplı günler dilerim.

Seksi mesajlaşma Sexting

seks” ve “mesajlaşma” kelimelerinin birleşimi cep telefonları vasıtasıyla cinsel açıdan açık metin mesajları veya resimler gönderme eylemide denilen Sexting nedir? Son zamanlarda özellikle Amerika’da çok yaygın kullanılan Sexting, selfienin çıplak yapılan hali, kendi bedenini sergilemek isteyen kadınların tercih ettiği bir yöntem olan sexting bir nevi teşhircilikte gelinen son nokta olarak adlandırılabilir.

Sadece çıplak fotoğraf göndermekle ya da erotik mesajlar atmakla iş çözülmüyor. Estetiği kaybetmeden kusursuz, ateşli ve tahrik edici sexting mesajların da bir kuralı var. Sizin için bu kuralları araştırdık ve sexting yaparken nelere dikkat edilmesi gerektiğini yazdık;

Öncelikle kendiniz için “gerçekten” uygun bir ortam hazırlayın. Yarıda kalmış bir fanteziden hiç kimse hoşlanmaz değil mi?

Telefonda yan yana halinizden daha rahat olacağınız kesin. Teknolojinin nimetlerinden faydalanın ve onunla ilgili tüm fantezilerinizi yazmaktan çekinmeyin.

İlk adım olarak hemen fotoğraf ile başlamayın! Önce seksi ve tahrik edici mesajlarla ortamı ısıtın ve aklını başından alın.

Her şeyi tek mesajda yazmayın. Adım adım tepkisini ölçerek ilerleyin ve aldığınız cevaba göre adımınızı atın.Mesajlarınızı çok uzun tutmayın! Unutmayın, siz uzun uzun yazarken o çoktan uyumuş ya da dikkatini dağıtacak başka şeylere yönelmiş olabilir. Kısa ve seksi mesajlar atmaya özen gösterin.

Farzedin ki sevgiliniz yanınızda… Onunla ilgili hayallerinize sınır koymayın ve seksi olmaktan çekinmeyin.

Orada yazdığınız her şeyi sevgilinizle uygulayacaksınız diye bir şey yok. Bunun sadece eğlenceli bir fantezi oyunu olduğunu unutmayın.

Güvenmediğiniz herhangi bir durum varsa, ilerde sansasyon kraliçesi olmak istemiyorsanız ne olursa olsun fotoğraflarınızı göndermeyin.

Göndermeye karar verdiğiniz an ise ufak bir uyarı mesajı ile önleminizi alın. Kalabalık bir ortamda olan sevgilinizin telefonunda aniden belirmek istemezsiniz değil mi?

Mesajlaşma sonrası telefonunuzdaki fotoğraf ve mesajları silmeyi unutmayın. Bir yakınınızın bu duruma şahit olması hiç de hoş olmaz.

ABD’de yaşayan yetişkinlerin %54’ü “sexting” adı verilen cinsel içerikli mesajlaşma pratiğini uyguluyor. 18-24 yaş grubu arasındaki insanların %70’i ırkçı yorumlar içeren, çıplak veya vücutlarının bazı kısımlarını ifşa eden fotoğrafları birbirlerine gönderiyor.

Sexting mantıksal felsefesi açısından kadınlarda çok daha fazla yaygındır çünkü cinsel bir temas olmadan, ilgilendikleri, yatak planları kurdukları ya da kurmayıp sadece acı çektirmek istedikleri karşı cinse, tüm bu sürüklenişlerin düşünceleri içerisinde bulunan farklı seçeneklerle ulaşmalarını sağlar. Tüm basamaklarda Sexting’i uygulayan kadın için bir çeşit zevk olanağı mevcuttur, gerçek temas olsun ya da asla olmasın.

Türkiye’de yeni yaygınlaşmaya başlayan bu yöntem neyse ki bizde sadece yetişkinler tarafından kullanılıyor.  Özellikle evli bayanlar eşlerine bu fotoğrafları göndererek eşlerinin akıllarından hiç çıkmamayı sağlıyorlar. Zararsız bir eylem gibi eylem görünen bu mesajlaşma türü dünyaca ünlü oyuncu Jennifer Lawrence’un çıplak fotoğraflarının ele geçirilmesi olayı ile tüm dünyada duyuldu. Ünlü yazılım firması Apple telefonlardaki gizli içeriğin ele geçirilmesinin önlenmesi için yeni bir yazılım geliştirme çalışmalarına başladı.

İçinde dokunma geçmeden seks hazzı verdiği için kadınların tercih ettiği sexting yöntemini kullanan translar, travestiler, dul ve yalnız bayanlar bu sayede sanal bir orgazm yaşıyorlar. Fakat unutulmaması gereken çok önemli bir nokta var. “İnternet sır saklayamaz. Özelinizi offline’da koruyun”.

İlişkilerde güven duygusu

Beraber olduğumuz karşı cinsin bize güven duygusu aşılaması cinsel yaşamımızı olumlu yönde etkilerken, güven duymadığımız partnerimize karşı bedenimiz tepki alarak ondan etkilenmemizin önüne geçiyor.

Evli çiftler arasında yapılan bir araştırma eşinden şiddet gören kadının eşine karşı sevgi yerine, nefret beslediğini açıkça ortaya koymuştur.

Yakın ilişkilerde fiziksel veya psikolojik şiddete maruz kalmak, bir çok kalıcı etki yaratabiliyor. Örneğin şiddet sonrasında bireylerde travma sonrası stres bozukluğu belirtileri görülebiliyor. Bazı özellikler ve yaşantılarsa ilişkilerde koruyucu güce sahip. “Güven algısı” bunlardan birisi.

David Servino ve arkadaşlarının yaptığı bir araştırmada, özellikle şiddet içerikli ilişkilerde güven algısının önemli bir yer tuttuğu ve partnerler arası uyumun, güven algısı ile yakından ilişkili olduğunu görülüyor. Güven algısı düştükçe partnerler arası uyum da azalıyor. Ayrıca güven algısı azaldıkça, şiddet gören partnerde travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirtilerine daha sık rastlanıyor. Bu belirtilerin ne yoğunlukta olduğu, ilişkideki şiddetin sıklığı ve şiddeti ile doğru orantılı olarak görülüyor ve beklendiği gibi TSSB belirtileri arttıkça ilişkideki güven algısı düşüyor. Aynı zamanda sadece fiziksel şiddet değil, psikolojik istismar da ilişkideki güven algısını zedeliyor.

Eşlerini aldatan bireyler aslında kendi kendilerini aldatsa da bunu öğrenen eş için yaşanan büyük bir travma oluyor. Özellikle kadınlar kendi kendilerini benim neyim eksik diye suçlarlar erkekler aldatıldıklarını öğrendiklerinde derhal şiddet eğilimine geçerek eşlerini öldürmeye teşebbüs ediyorlar.

Eğer sevgilinize size güvenmemesini gerektirecek bir davranışta bulunduysanız bu güveni geri kazanmak sandığınız kadar kolay olmayabilir. Her ne yaptıysanız bunu bir daha tekrar etmeyeceğinizi söyleyin ve ona güven vermek için elinizden geleni yapın. Her hangi bir etkinliğe onunla gidin. Arkadaşlarınızla gezdiğinizde onu da yanınıza alın ve sizin ne yaptığınızı bilmesi için ona zaman ayırın. Eğer size en başta güveniyorsa bu güveni uzun yıllar geçse de yeniden kazanabilir. Onu kendisini ne kadar çok sevdiğinizi sürekli söyleyin ve onu rahatlatmaya çalışın. Kıskançlık duygusu her iki cinste hatta 3. Cinsiyet olarak adlandırılan trans bireylerde de mevcuttur. Eşini kıskanmak ve ona güvenmemek travesti, lezbiyen kişilerde de oldukça fazladır. Yapılması gereken güveni inşa etmeyi başarmaktır. Güven duygusunun eksik olduğu ilişkilerin yürümeyeceği  ve eninde sonunda patlama yaşanılacağı unutulmamalıdır.

İlaç çözüm değil

Hastalandığımızda ilk başvurduğumuz ilaçların aslında sağlığımızı tehdit ettiği gerçeği ortaya çıktı.

Hastalık hastası olduk galiba, genç yaşımızda doktorların kapısından gelmez olduk, en küçük ağrılarımız için bile hap yutuyoruz. Aslında hapı yutuyoruz farkında değiliz

Yıllarca doktorlar çıkıp sağlık için tereyağı ve kırmızı et zararlı yemeyin dedi, yemedik sonra bir baktık ki bütün söylenenler yanlışmış, aslında tereyağ  ve kırmızı et değil, şeker tüketimi sağlığa zararlıymış. Şok olduğumuz gerçekler değişene kadar şekerden uzak kalmaya devam edeceğiz.

Kafaları karıştıran diyet reçeteleri  yüzünden sağlıksız bir toplum olduk.  Özel sağlık sigortalarının verdiği ücretsiz check-up’lar için kuyruğa girip, her yıl radyasyona maruz kaldık. Sonuç, ilaçsız yaşayamayan nesiller doğurdu. Özellikle hamileler ve çocukların röntgen ışıklarından uzak tutulması gerçeği gün gibi ortadayken AVM’ ler de radyasyon yayan kapılardan geçmek zorunda bırakılıyoruz.

Grip ve nezlenin ilaç kulanılırsa bir hafta, kullanılmazsa 7 günde geçtiğini unuttuk, gereksiz vitamin ilaçlarını peynir ekmek gibi tükettik.   Dünyada ilaç tüketiminde bizi zirveye oturtan bu durum, ameliyatlı hasta sayısını da arttırdı. Doktora elini kaptıran kolunu kurtaramaz oldu. Örneğin Karadeniz Bölgesinde çok yaygın olan tiroit hastalığı  yüzde bir kanser yapma riskine sahipken, her tiroit hastası guatr ameliyatına alındı. Ameliyat sonrası bir çok kişi ses tellerinin zedelenmesi sonucu aylarca konuşamadı, boğazımızda bıçak iziyle yaşamak zorunda bırakıldık.

Bu yazıdan doktorların suçlandığı anlamı çıkmasın, doktor ne yapsın hastaya ilaç yazmasa hasta isyan ediyor bu doktor iyi değil o kadar derdimi anlattım bana bir ilaç bile yazmadı deniliyor. Sanki çok ilaç yazıp, çok ameliyat yapan doktor daha iyiymiş gibi bir algı oluştu.  Doktorun iyisi sağlıklı beslenin , bol bol yürüyüş yapın demeli.

Sağlıklı kalmanın birinci kuralı doğru beslenme ve spor yapmak iken fast-food yiyeceklere talep artıyor, bir kilometre bile yürümeye üşenip her yere araba ile gitmeye başladık. Asansörlü binalar merdiven çıkmanızı bile engelliyor. Daha uzun ve sağlıklı yaşamak için her gün 40 dakika yürümemiz gerekirken bizler tembel tembel oturmayı tercih ediyoruz, sonra da ver elini hastane, eczane bir poşet ilaçla evimize dönüyoruz. İlaçların yan etkilerinin yazıldığı prospektüslerini okuma zahmetinde bile bulunmuyoruz.

Sabah akşam hapları leblebi gibi yutarken, dolabımızdaki maydanoza el sürmüyoruz, pazara gidip sebze, meyve almıyoruz. Abur cubura verilen parayla pazara çıksak doğal besleniriz ve sık sık hasta olmayız. Dünyanın işlerini bitirmeye çalışırken ihmal ettiğimiz yürüyüşü gerçekleştirsek, hasta olmayacağımız için kayıp zamanlar yaşamayız. Elbette sıfır hastalıktan söz etmek mümkün değil mutlaka herkes hayatı boyunca bazı virüslerden dolayı hastalanacak önemli olan hastalıkla savaşacak olan bünyemizi sağlam kılmak.

Sağlık Bakanlığının iki yıldır gerçekleştirdiği obeziteye karşı  günde 10 000 adım kampanyası bu konuda atılmış en güzel adımdır. Ben de beraber yaşadığım travesti arkadaşlarla her sabah eşofmanlarımı giyip yürüyüşe çıkıyorum. İlaca doktora vereceğim parayla yeni bir ayakkabı ya da kıyafet alıyorum. Malum kadınların vazgeçilmezi alışveriş yapmak, kendini kadın hisseden travestiler için, kız çocukları için ve malum benim için yeni bir kıyafet sonsuz mutluluk demek, hadi hep beraber ilaçlara veda, sporla yeniden tanışmaya merhaba ne duruyoruz?